İlk filmleri Okul ile denenmemişi denediler ve diğer filmlere öncülük ettiler. Ardından gelen Küçük Kıyamet ile en büyük korkumuzu canlandırdılar.
Filmin gösterime girmesinin ardından herkes bu filmi tartışmaya başladı. Bazıları övdüler, bazıları sövdüler. Ama görülen o ki, Taylan Biraderler film yapınca kıyamet kopuyor... İşte böyle bir zamanda, yönetmenleri Durul ve Yağmur Taylan'ın da söyleyeceği çok şey vardı. İki bölümde yayınladığımız bu röportajı kaçırmayın! "Anlattığın hikaye ile kurduğun ilişki samimi olursa ve bu samimiyeti kendi içinde hissedersen, sorumluluk için çok da uğraşmana gerek yok. Duygu sömürüsü, bazı şeyleri kanırtmak, üstüne gitmek, altını çizmek gerekmez." - Yakın tarihte yaşanan trajik bir gerçeği içeren bir hikayeden bir film yaptınız. Bunun büyük bir sorumluluğu vardı elbette, öncelikle neden bu trajediyi hikayeleştirme kararı aldınız ve bu sorumluluğu nasıl taşıdınız? - Durul: Aslında film yapmak bir karar alıp almama meselesi değil. Değil mi Yağmur? - Yağmur: Bilmem önce sen cevap ver. - Durul: Peki. Oturup birgün hadi şöyle bir film yapalım demiyorsun, böyle bir karar almıyorsun, uzun bir süreç bu. Film yapma süreci kendi hayatınla, kendi ruhunla çok içiçe geçen bir süreç. Bizim çocukluktan itibaren, belki psikanalitik nedenleri var bilemiyorum ama, bir deprem korkumuz vardı. Yönetmenliğe başlamadan önce vardı. 17 Ağustos'tan sonra, özellikle enkaz altında kalmak, o depremin kaotikliği, yani kim ölecek kim kalacak durumu ve rastlantısallığı gibi konular bizim çok ilgimizi çekmeye başladı. Kader konusu mesela... 17 Ağustos'ta böyle çok hikaye vardı. Bu olaydan aklımıza gelen ilk hikaye Küçük Kıyamet'inkinden farklıydı... Eşi ve çocuğu ölüp, kendisi kurtulan bir adamın hikayesiydi ve "neden ben ölmedim?"i sorguluyordu... Çünkü tesadüfen depremden hemen önce su içmek için kalkıyor, mutfağa gidiyor ve deprem oluyor. Ya da yan yana yatıyor iki kişi, deprem oluyor, enkaz altında kalıyorlar ve rastlantısal bir şekilde biri ölüyor, biri kalıyor. Bize göre bu depremin, hayatın nedenselliğinin ve rasyonalizminin dışında bir tarafı vardı. Bu hikayede çıkış noktamız buydu. Kendi ölümümüzle, kendi sonumuzla, kendi başımıza geleceklerle ilgili birşey değil bu deprem; biraz da yakınlarımızla, ailemizle, sevdiklerimizle ilgili birşey. Kimin başına ne gelecek? Buydu yola çıkış noktamız. O yüzden bu hikaye oldu. - Ya sorumluluğu? - Durul: Anlattığın hikaye ile kurduğun ilişki samimi olursa ve bu samimiyeti kendi içinde hissedersen, bu sorumluluk için çok da uğraşmana gerek yok. Öyle duygu sömürüsü, ya da bazı şeyleri kanırtmak, üstüne gitmek, altını çizmek gerekmez. Filmde sadece depremle ilgili değil, filmin hiçbir tarafında böyle birşey yapmak istemedik. Yani duyguların, durumların, ilişkilerin arasındaki o şeylerin altını çizmek istemedik, bu biraz bizim filmdeki dekupajımızda da vardı . - Yağmur: Çok güzel yanıtladın. "Övgüler çok duygusal olmuyor bizim filmlerimize, filmi beğenenler beğendiklerini söylüyorlar, filmi beğenmeyenler ise filme küfrediyorlar." - Okul filminde de, Küçük Kıyamet'te de filmlerinizin gösterime girmesinin ardından gerçekten bir kıyamet kopuyor filmi izleyenler arasında. Çok övenler, destekleyenler ve çok sövenler gibi karşıt cepheler oluşuyor, ama ortak payda filmlerinizin büyük bir tepki yaratması. Sizce filmlerinizde Türk izleyicisini tetikleyen ne var? Sizden çok büyük beklentileri mi var? Ya da nedir alıp veremedikleri? Ve bu sizi nasıl etkiliyor? - Durul: Bunu planlamıyoruz, bunun için film yapmıyoruz, tabi artık alıştık ve herhalde bizim kaderimiz bu. Fakat aslında sinemanın provakatif bir yanının da olduğunu düşünüyorum. Yani bir film var, çok güzel, herkes çok beğeniyor. Bu bizim için çok iyi birşey değil. Sinemaya da baktığımızda tartışılan tarafını çok seviyoruz, sinemanın işlevlerinden biri belki de bu. Yani neden bu dünyada sinema var? Biraz da bu yüzden film yapılıyor. - Yani siz provakatif amaçla mı film yapıyorsunuz? - Durul: Bu amaçla yapmıyoruz. Bana göre, bizim filmlerimizin özellikle genç kitlede uyandırdığı, bu iki taraflı aşk-nefret ilişkisinin başka boyutları da var. Onları belki sonradan değerlendirmemiz gerekir, ama Yağmur ile ben bu durumun Türkiye'de yapılan sinema ile ilgili birşey olduğunu düşünüyoruz. - Yağmur: Aşk nefret durumunun bir arada olması, ingilizcede "ambivalent" (zıt duygular taşıma) deniyor ona. Eğer herhangi bir şeye, bir nesneye, sevgi ve nefretin ötesinde, eğer "ambivalent" bakarsınız, o nesne ile olan ilişkiniz biraz komplike oluyor. Bu psikolojik bir durum zaten. Yani birini seviyorsanız işiniz kolay, birini sevmiyorsanız da kolay, ama birini hem sevip, çok şeyler bekleyip, hem de nefret ediyorsanız, o zaman işiniz çok zor. Bizim filmlerimiz herhalde böyle bir etki yaratıyor diye düşünüyorum; çünkü övgüler çok duygusal olmuyor bizim filmlerimize, filmi beğenenler beğendiklerini söylüyorlar, filmi beğenmeyenler ise filme küfrediyorlar. Herhalde şöyle bir durum da var, bizim Durul ile beraber duruşumuzla da ilgili birşey. Belki ne bileyim, kendilerinden birşey de görüyor olabilirler. Biz çok normal insanlar gibi görülüyor olabiliriz, ki öyleyiz. Aslında normal insanların sıradışı olmaları bizim gibi toplumlarda çok sık karşılaşılan birşey değil. Onlar da bizi öyle değerlendiriyorlar, yani ismimize Taylan Biraderler dememiz, hiçbir yerlerde pek görünmememiz, fazla kibirli bulunmamız, fazla insanlarla konuşmamamız, muhatap olmamamız... Durul ile benim hayatım işimizle evimiz arasında geçiyor; bu anlamda normal hayatları olan insanlarız biz. Böyle bir yerden bakıpta, bir takım sivri filmler yapıyor oluşumuz bir tepki yaratıyor. Aslında bizim filmlerimizin, hem Okul'un, hem Küçük Kıyamet'in biraz sivrilik dertleri var. Kendi hallerinde filmler değiller. Denenmemiş şeyleri deneyip, bir yandan da birşeyler anlatmaya çalışan filmler. Fakat anlatmaya çalışan tarafları, bu hiç beğenmeyenler tarafından görülmüyor. Okul filminde eleştirilebilecek çok şey vardı, biz de bunun farkındaydık zaten, biz eleştirilere kızmadık, ama böyle şeyler insanın moralini bozuyor, büyük öfke seziyorsunuz gerçekten. "Böyle film olur mu, rezalet", "Paramı istiyorum" gibi şeyler... Başka insanların hiç aklından gelmemiş şeyleri söylüyorlar. Provakatif dedik biraz önce; aslında yapmadığınız şeyleri yapmışız gibi düşünüyorlar. Mesela Okul'daki küfür meselesi. Yani inanın, buna yemin edebiliriz ki, bu filmde küfür olmasının sebebinin filmin ticari meselesi ile hiçbir ilgisi yoktur. Bence akıllı ve sağlıklı bakan hiçbir göz bunu iddia edemez. Ama küfüre takıldılar. Mesela burada da deprem meselesine taktılar. Niye takıyorlar ki çok saçma? Bence sinemanın bir ülkenin kolektif bilinçdışındaki korkuları ve duyguları ele alması gerekir. Sanatın böyle bir durumu var zaten. Nedense onları esas ilgilendirmeyen filmlerin kişisel bilinçdışı ile ilgili filmler olması gerekirken, onlara hiç kızmıyorlar. Mesela adam tamamen kendi kişiliği hakkında bir film yapıyor ona birşey demiyorlar, ama ne zamanki birileri çıkıp gerçekten kolektife bulaşmaya başlıyor o zaman olan oluyor. Mesela Ermeni meselesi ile ilgili birisi, birgün film yapmaya kalkışsın, ya da terör meselesi ile ilgili, bakın görün neler oluyor... - Yönetmenler olarak filmlerinizin kolektif bir yüzleşme aracı olmasını arzuluyorsunuz diyebilir miyiz? Mesela Okul'da yüzleştirmek istediğiniz nasıl eğitildiğimiz, ya da ergenliğimiz miydi? Ya da okullarda nasıl küfrettiğimiz... Okullarda nasıl küfredildiğini, ne tecavüz olayları yaşandığını okumuyor muyuz gazetelerde, yani nasıl olur da Türkiye'de bir insan kalkıp, "nasıl yani böyle mi Türkiye'de" diyebilir... Daha fazlasını gösterebilirdik, ama göstermedik, aslında çok hafif bir düzenekten baktık. "Galiba bizimle ilgili böyle bir sorun var, aslında bizimle özdeşleşmek istiyorlar ve özdeşleşemiyorlar, çünkü Tarantino gibi değiliz." - Durul: Genç insanların özdeşleşme ihtiyacı vardır. Tarantino ile özdeşleşebilirler mesela. Şu anda dünyanın herhangi bir yerinde yaşayan, çizgiroman okuyan, Uzakdoğu dövüş filmleri izleyen belirli bir teenager kesim, rahatlıkla Tarantino ile özdeşleşebilir. Bu anlamda Türkiye'de bu şekilde özdeşleşilebilinen bir yönetmen yok. Galiba bizimle ilgili böyle bir sorun var, aslında bizimle özdeşleşmek istiyorlar ve özdeşleşemiyorlar, çünkü Tarantino gibi değiliz. - Yağmur: Evet, bravo. - Durul: Buna başka bir açıklama getiremiyorum. Mesela bizim Testere gibi bir film yapmamızı istiyorlar. Bizimle ilgili değil, böyle bir yönetmen tipolojisinin çıkmasını istiyorlar. Bilinçli birşey değil. Bize baktıklarında bunlar galiba böyle diyorlar, fakat filme gittiklerinde bunu bulamıyorlar. Ama sonuçta bizler yönetmeniz, yani bütün diğer "yönetmenler" gibi... Tırnak içinde söyledim, çünkü film çeken herkes yönetmen değildir. Bizim yapmak istediğimiz öznel şeyler var. - Yağmur: Bir sinema izleyicisi olarak kendim için çok düşündüm. Bu durumları anlamak için insanın olaylara kendi içinden bakması gerekiyor. Ben Coen Kardeşler'i çok seviyordum. Barton Fink diye film çekmişler. O filmden sonra Coen'ler komedi çekmeye başladılar. Ondan önce komedi filmleri yok değil mi? - Durul: Hayır var, Raising Arizona var. Ama Bir Şirket Komedisi (Hudsucker Proxy) hemen Barton Fink'ten sonra geldi. Biz Barton Fink'ten çok etkilendik. Hatta Küçük Kıyamet'in içinde çok ciddi bir selam var Barton Fink'e. Çok aşık olduğumuz bir filmdi. Barton Fink'ten sonra Bir Şirket Komedisi'ni izlediğimiz gece uyku uyuyamadık, çok kötü olduk ve "ya nasıl bunlar böyle film yaparlar" dedik. O zaman gençtik. Şimdi olsa böyle olmaz. "Ben internet okumuyorum artık." - Yağmur: Ya Türkiye'de bu nefret sevgi ilişkisi sadece bizimle ilgili değil, ne yazık ki her alanda var. Türkiye'de ortalama, yani sağduyulu ve soğukkanlı eleştiri yapma tavrımız pek yok. Bunu henüz öğrenemedik, bir tartışma programını bile hala beceremeyen bir ülkeyiz biz. Yani illahi kavga çıkar. Birileri Kurtlar Vadisi: Irak diye bir film yapar ve birileri ondan en sert bir şekilde bahseder, sanki bütün Türkiye'deki terör Kurtlar Vadisi'ymiş gibi gösterir. Birileri ise Kurtlar Vadisi'ni sanki memlekette yapılmış en şahane işmiş gibi sahiplenir. Yani bu ülke sahiplenme ve nefret etme/dışlama arasında gelip gidiyor. Radikal bir ülke bu ülke. Sert bir ülke. Bizim tarihimizde böyle zaten. Orhan Pamuk en iyi örneği... Birtakım insanlar o'na siyasi fikirleri yüzünden kızıyor olabilirler, bu olabilir. Ama topuzun ayarı bir süreden sonra kaçıyor. Devamında, "bu adam edebiyat mı yapıyor" diye konuşmaya başlıyorlar. Yani Orhan Pamuk'a demeyin artık bunu. Bize de bunu yapıyorlar. Mesela deprem meselesini ele almışlar, çok hassas bir mesele falan derken, birden bir bakıyorsunuz korkunç şeyler yazmışlar. Bir daha okumayacağım zaten. Ben internet okumuyorum artık. Ayrıca internetle ilgili de birkaç şey söylemek istiyorum... "Bu bende sadece bir duygu yaratıyor...daha fazla sorumluluk hissi." - Öte yandan, ilginç bir şekilde, siz de sizi eleştirenler kadar tutkulu yönetmenlersiniz. Sanki sizi büyük bir hevesle izleyen ve takip edenlerin içinden geldiğiniz belli oluyor... - Yağmur: İyi anlıyorum zaten onları. Ama çok yanlış birşey bu. - Sanki filmlerinizdeki tutkuyu hissedip buna tutkulu bir tepki veriyor gibiler sizi şiddetle eleştirenler... - Yağmur: Ama eleştirinin dozu kaçıyor. Ekşisözlük'te birşey okudum... Şimdi yorumu yazan kişi herşeyi eleştirecek ya, İlker'e geliyor sıra... Lensi taktın mı, tepeden de kontur ışığı verdin mi yeterli zaten gibi bir yorum. Lens falan takmadık, nereden çıkartıyor bu kişi bunu. Ne kontur ışığı? Biz o ışık için saatlerce bekledik; zaten halk arasında buna sinema deniyor. Bu eleştiri değil ki. Eleştirinin ayarını kaçırıyor bir yerden sonra, öfkesini tutamıyor devam ediyor. Zaten internette yapılıyor bu. Çünkü internet şöyle bir ortam. Alta atıyorsunuz bir imza, kimse sizi tanımıyor. Odanızda, siberalemde, istediğini yaz. Ben şuna inanıyorum. Zaten Dabbe'de bu yüzden tuttu. Çok sağlam bir korku filmi bu arada. İnternette insanların bilinçdışları patolojik bir şekilde ortaya çıkabiliyor, çünkü kaldırıyorlar engelleri. Belki gerçek hayatta olsa, karşı karşıya olsa öyle şeyler söyleyemeyecekler, ama internette böyle tuhaf birşey içerisine de giriyorlar. Bir taşkınlık yaşanıyor. - Durul: Yani biz gerçekten filmimizden memnunuz. Ve sonuç olarak, Okul da öyle olacak, bu da böyle olacak. - Yağmur: Bir de bizi sevdiklerini düşünüyoruz. Gerçekten, ben buna inanıyorum. Bize bu sevgiyi psikolojik olarak böyle açıklıyorlar. Bize karşı duygusal bir bağları var, kendilerine teşekkür ediyorum o yüzden. Bu bende sadece bir duygu yaratıyor, -çok samimi söylüyorum bunu, demin ki soruna cevap olur belki- daha fazla sorumluluk hissi. Durul da daha fazla sorumluluk hissediyor. Sadece çok fazla etkilenmemek için mümkün olduğunca ölçülü bir ilişki kurmaya çalışıyorum. - Durul: Şöyle birşey hissediyorum ben. Biz sosyal hayatı çok olmayan insanlarız ama, üniversitelere falan gidiyoruz, çok gittik, orada gençlerle birebir konuşma ve tartışma imkanı bulduk birkaç kez. Ben gerçekten bizi çok sevdiklerini hissettim. Şu açıdan hissediyorum, biz de onları çok seviyoruz aslında. Yani ne olursa olsun, biz özellikle Okul filmini aslında bu insanlara yaptık. Türkiye'de popüler film yapmak, seyirci için film yapmaktan bahsetmiyorum. Ama Tarantino diyor ya "seyirci biziz" diyor... Seyirci benim diyor aslında. Biz de aslında öyle bir yerden, onlarla aynı yerden geldiğimiz için, kafamızın bir köşesinde hep onları düşünüyoruz aslında, onlara film yapıyoruz. Bu sayı yüzbin de olabilir bir milyon da olabilir. O gerçekten filme göre değişiyor. Okul filmini 900,000 kişi izledi. Belki bu filmi daha az kişi seyredecek ama biz sonuçta o kitleye film yaptık. Kendimiz de oradan olduğumuz için, seyirci olarak da öyle bir seyirci olduğumuz için. Ama biz büyüdük, ben 37 yaşındayım, Yağmur 40 yaşında. Belirli bir an geliyor hayatında manipülasyonlara falan daha kapalı hale geliyorsun. Yani Otel ve Testere gibi bu tür sinemanın kötü örnekleri hakkında çok başka düşünüyoruz. "Zaten biz bu filmi korkutmak için yapmadık. Filmler insanları korkutmak, kusturmak, manipüle etmek için yapılmaz, yapılmamalıdır." - Yağmur: Birazcık belki bir mesaj da olur. Birazcık daha onları neyi beğeniyorlar, neyi beğenmiyorlar, neyi eleştiriyorlar üzerinde düşünmeye davet ediyoruz... Düşündükleri, yazdıkları şeyler üzerine birazcık daha fazla düşünmeye davet ediyorum onları. Bir filme gidipte, "ya ben bu filmden korkmadım, paramı geri istiyorum" demeyi ben Türk gençliğine yakıştıramıyorum. Zaten biz bu filmi korkutmak için yapmadık. Filmler insanları korkutmak, kusturmak, manipüle etmek için yapılmaz, yapılmamalıdır. Yani filmler provakatif olabilirler, olmalıdırlar, ama mutlaka filmler insanları düşündürmek için yapılır. Eğer bir film insanı biraz olsun bile düşündürüyorsa, öncelikle seyircinin kendisi için yapması gereken şey, ya da kendisini geliştirmek için- ki biz olabildiğince öyle yapıyoruz seyirci olarak- karşı karşıya kaldığı ürünle ilgili biraz daha samimi, doğru ve sağduyulu bir ilişki kurması gerekiyor. Çünkü insan kendisini ancak bu sayede biraz daha geliştirebilir diye düşünüyorum. "Bizi eleştirmek isteyenler bu filmde gerilim filmi referansı aramasınlar, yok çünkü." - Bu filme bir gerilim filmi yapacağız diye mi giriştiniz? Özellikle Batı'nın oluşturduğu ve yaydığı herhangi bir türün kalıpları ile nasıl bir ilişki kuruyorsunuz?- Yağmur: Bir kere bir filmi şöyle türde bir film yapalım diye yapmıyoruz. Zaten filmlerde böyle yapılmamalıdır diye düşünüyorum. Bizi bu filmi yapmaya iten şey, Durul'un ilk soruya verdiği cevaptır aslında. Şimdi deprem ile ilgili kolektif bir korku var toplumumuzda. Bununla ilgili bir gerginlik var. Bu gerginliğin tekabül ettiği şeyler var. Ve biz olabildiğince bunların üzerine düşünerek bu filmi yaptık. Bizi de kişisel olarak etkileyen bir şeydi bu korku. Kişisel olarak etkilenmemizden kaynaklandı ama kendi kişisel hikayemizi anlatmakla yetinmeyip, bunun yansımalarını, -Fatih Özgüven'in yazısında bahsettiği gibi- az çok anlatan, değinen, insanın ölümle ilişkisini, şehirli insanın ölümle ilişkisini sorgulayan, küçük küçük oralara girmeye çalışan bir film yapmak istedik biz. Aslında kendimizin ölümle ilişkisini, kendimizin sevdiğimiz insanlarla ilişkisini, sevdiğimiz insanları kaybetme korkusu ile olan ilişkimizi, ölüme olan uzaklığımız ve yakınlığımız, birgün ölecek olmamızla olan ilişkimizi anlatmaya çalıştık. Başka bir yönetmen bunu başka tarzda yapabilirdi, başka tarzlarda da yapılabilir. Polisiyeden tutunda bunu işleyen -ki bence Yedi'de aşağı yukarı bununla ilgili bir film- birçok tür var. Bizim gerilim türüne yakınlığımız burada başlıyor, yani bu konuyu nasıl bir tür içerisinde anlatabiliriz kısmında... Biz bu türde anlatmayı seviyoruz hikayelerimizi, o yüzden bu bir gerilim filmi oldu. Ama başka bir hikayemizi çok başka türleri kullanarak anlatmak istiyoruz. Başka film projelerimiz de var. İnşallah bunları da yapacağız. Yani sadece korku filmi yaparız, korku filmi de bizim hayatımız diyen tiplerden değiliz. Ama biz o türü seviyoruz, diğer film türlerine de çok saygımız var. Durul: Ama üç yıl öncesinden daha farklı bir yerdeyiz, yönetmenlik serüvenimizde. Okul çok daha anglosakson, Batı Sineması'nın, özellikle Amerikan Sineması'nın kalıpları içinde düşünülebilecek bir filmdi. Biz biraz ondan sıyrılmak istiyoruz, tabi bir anda olmuyor, mesela bunun için çok yoğun bir şekilde Uzakdoğu Sineması'nı izledik. Sadece Uzakdoğu korku sineması değil, Ozu izledik mesela. Jim Jarmusch izledik bu filmi çekmeden önce. Çünkü sinema bizim için çok geniş bir alan. Biz Jim Jarmusch da çok seviyoruz, Ozu da çok seviyoruz, Hideo Nakata'yı da çok seviyoruz, John Carpenter'ı da çok seviyoruz. Ve bunlar arasında geçişler falan bizim çok hoşumuza gidiyor. Yağmur ile filmi konuşurken yıllarca ve hazırlanırken, Peter Weir hakkında da çok konuştuk, özellikle Fearless filmini. Yağmur: Bizi eleştirmek isteyenler bu filmde gerilim filmi referansı aramasınlar, yok çünkü. O tür sinemadan daha çok, Uzakdoğu Sineması'nın bazı eski klasik kodları ve hakkaten Jim Jarmusch, Peter Weir gibi yönetmenlerin etkisi var bu filmde. Durul: Yani bunlar bir çorbaya da dönüşebilir. Biz galiba bu filmde, yönetmenlik anlamında etkilenmeyi de biraz daha bıraktık ve biraz daha kendi içimize döndük. Bundan sonra Batı ve özellikle Amerikan Sineması'nın bütün dünyadaki yönetmenlere dayattığı, bütün yönetmenlerin omuzlarında hissettiği bu şeyden iyice sıyrılmak, iyice kendimize ve kişisel dünyamıza dönmek çabası ile yeni filmler yapmaya çalışacağız. Bundan bir Haneke'ye doğru gitmeye, -öyle bir misyonumuz da yok ama- kendimizi daha çok bulmaya çalışacağız. - Son iki kısa soru... Türkiye'de film yapmanın zor yönleri nedir? Durul: Çok zor. Türkiye'de bir film yapmak bile çok zor. - Yeni projeleriniz? - Durul: Birkaç projemiz var. Bir Ankara Cinayeti projesi var. Şu ya da bu şekilde yapmayı düşündüğümüz. Belki üçüncü filmimiz olmayacak, ama onu yapacağız. Bir komedi filmi hikayemiz var. Ama şu anda bu filmin sıcaklığı ve tazeliği biraz bitmesi, bu filmin artık kendi ayakları üzerinde durması bizim için gerçekten önemli. Bu filmden daha kendimizi tam kopartamadık, çünkü çok yeni. Yağmur: Ya birazcık şey gibi, çok tuhaf bir örnek olacak ama... Birkaç tane şey atıyorsunuz ortaya... Onlardan, hani yumurtayı dölleyen sperm gibi, bir tanesi öne geçiyor ve film olma şansını yakalıyor. Çok da fazla hakim olamıyorsunuz aslında. Tek bir proje yok, birkaç tane film projemiz var, bunlardan hangisini film yapacağımız birkaç ay içinde belli olur herhalde. |